Bir yazarın kendisiyle çeliştiğinin kanıtlanması, gerekli bir aşama olabilir, ama hiçbir zaman nesnel ve verimli bir eleştirinin nihai amacı olamaz. Bir sistemde, düşünülebileceği gibi belki de yazarın yalnızca rastlantısal ve kişisel bir hatası olabilecek bir kusur bulunduğunu bilmek, eleştirel bilginin yalnızca görece yoksul bir derecesidir. Sağlam kurulmuş bir sistemin gerçek anlamda alt edilmesi, ancak yanılgının sisteme nereden girdiği noktayı ve onun içinde yayılıp dallandığı yolları kılı kırk yararcasına gösterebilmek başarıldığında olanaklıdır. Kendi-çelişkide doruğa varan yanılgının çıkış noktasını, gelişimini ve yıkımını, tıpkı tersine, kendini kaptırdığı bir sistemin bağlantılarını anlamaya çalıştığın gibi iyi ve, neredeyse demek istiyorum ki, karşıt olarak bile o denli duygudaşlıkla anlamak gerekir.
Pek kendine özgü biçimde kıvamlanmış koşullar, Marx örneğinde kendi-çelişki sorununun, ona genellikle düşenden çok daha büyük bir önem kazanmasına yol açmıştır; buna uygun olarak ben de o soruna geniş bir yer ayırdım. Ama tam da böylesine önemli ve etkili bir düşünür karşısında, eleştirel görevin ikinci, kanımca bu örnekte de nesnel açıdan daha verimli ve daha öğretici olan kısmından o ölçüde daha az kaçınabiliriz.
Bizi hemen ana meselenin önüne getiren bir soruyla başlayalım: Marx, öğretisinin kuramsal temel önermesine, yani tüm değerin tek ve yalnızca cisimleşmiş emek miktarlarına dayandığı önermesine hangi yoldan ulaşmıştır?
Bu önermenin, kendiliğinden anlaşılır ve bu nedenle bir kanıta hiç gerek duymayan bir aksiyom olmadığı kuşku götürmez. Değer ve zahmet, başka bir yerde bir kez açıkladığım gibi, hiç de, zahmetin değerin nedeni olduğu kavrayışından kişinin doğrudan etkilenmesi gerekecek kadar birbiriyle bağdaşık iki kavram değildir. "Bir şey için kendimi yorduğum bir olgudur, o şeyin bu zahmete değmesi ikinci, ondan farklı bir olgudur ve her iki olgunun her zaman el ele gitmediği, deneyim tarafından üzerine herhangi bir kuşku olanaklı olamayacak kadar kesin biçimde pekiştirilmiştir. Teknik beceriksizlikten ya da başarısız spekülasyondan ya da yalnızca talihsizlikten ötürü her gün değersiz bir sonuca harcanan sayısız sonuçsuz zahmetin her biri buna tanıklık eder. Ama aynı ölçüde, az zahmetin yüksek değerle ödüllendiği çok sayıdaki durumun her biri de."²³
Demek ki, buna rağmen herhangi bir alan için her iki büyüklüğün zorunlu ve yasaya uygun bir biçimde örtüşmesi ileri sürülürse, böyle bir savı destekleyebilecek herhangi gerekçeler konusunda kişinin kendine ve okurlarına hesap vermesi gerekir.
Marx, sisteminde bir gerekçe de ortaya koyar. Ama şuna ikna edebileceğime inanıyorum: İzlenen gerekçelendirme yolu en baştan doğal değildi, sorunun niteliğine uygun değildi; ayrıca sistemde sunulan gerekçelendirme, besbelli Marx'ın kendisinin kendi inancına ulaştığı gerekçelendirme değildi, – tersine, başka izlenimlerden devşirilmiş önceden edinilmiş bir görüş için sonradan yapay biçimde cilalanmış bir destek olarak kurgulanmıştı; ve nihayet – ki en belirleyici olan budur – kanıtlama, ona her türlü kanıt gücünü yitirten, en apaçık mantıksal ve yöntemsel hataların yığılmış bir sayısıyla baştan başa örülmüştür.
Daha yakından bakalım.
Marx'ın okurlarına inanmaları için sunduğu temel tez, malların değişim değerinin – çünkü onun çözümlemesi yalnızca buna, kullanım değerine değil, yöneliktir – temelini ve ölçüsünü mallarda cisimleşmiş emek miktarlarında bulduğudur.
Şimdi hem değişim değerleri, daha doğrusu malların fiyatları, hem de onların yeniden üretimi için gerekli emek nicelikleri, dışsal olarak ortaya çıkan büyüklüklerdir ve genel olarak deneyime dayalı bir saptamaya oldukça iyi erişilebilir. Bu nedenle Marx için, doğruluğu ya da yanlışlığı deneyim olgularında belli olmak zorunda olan bir önerme konusunda kanaate varmak için deneyime başvurmak, başka deyişle: salt görgül bir kanıta erişilebilir olan tezi için salt görgül bir kanıt da getirmek besbelli en yakın yol olurdu. Ama Marx bunu yapmaz. Bu olası ve kesinlikle uygun da olan bilgi ve kanıt kaynağının yanından dikkatsizce geçtiği bile söylenemez. Tersine, üçüncü cildinin açıklamalarının ortaya koyduğu gibi, görgül olguların nasıl olduğunu ve onların tezine aykırı olduğunu pekâlâ bilir. Malların fiyatlarının, cisimleşmiş emek miktarıyla orantılı olarak değil, başka öğeleri de içine alan toplam üretim maliyetleriyle orantılı olarak saptandığını bilir. Bu nedenle tezinin en doğal sınamasından kesinlikle rastlantısal olarak değil, bu yolda tezi için elverişli bir sonucun elde edilemeyeceği açık bilinciyle kaçınmıştır.
Ne var ki, bu tür tezler için yine tümüyle doğal olan ikinci bir kanıtlama ve ikna yolu daha vardır: psikolojik yol. Zira – bilimimizde çok sık başvurulan bir tümevarım ile tümdengelim karışımıyla – insanları bir yandan mübadele işlemlerini gerçekleştirirken ve mübadele fiyatlarını belirlerken, öte yandan üretime katılırken yönlendiren güdüler araştırılabilir; ve bu güdülerin niteliğinden insanların tipik bir davranış biçimine ilişkin sonuçlar çıkarılabilir. Bu sırada, başka olasılıkların yanı sıra, düzenli olarak talep edilen ve onaylanan fiyatlar ile malların üretimi için gereken emek miktarı arasında bir bağıntının da ortaya çıkması düşünülebilirdi. Bu yöntem, tam da benzer sorularda sık sık ve en iyi sonuçla uygulanmıştır – örneğin arz ve talep yasasının, üretim maliyeti yasasının olağan temellendirilmesi, rantın açıklanması vb. buna dayanır – ve Marx'ın kendisi de, en azından kabaca, bu yönteme hiç de seyrek başvurmamıştır. Yalnızca tam da temel tezinde yine bu yoldan kaçar. İleri sürülen, mübadele değerleri ile emek miktarları arasındaki dışsal bağıntının tam anlamına ancak ikisini birbirine zincirleyen psikolojik ara halkaların açığa çıkarılmasıyla kavuşabileceği apaçık olmasına rağmen, bu içsel bağıntıların serimlenmesinden vazgeçer; hatta bir keresinde, tam da o içsel bağa götürecek olan, "talep ve arz" gibi "iki toplumsal itici gücün" "daha derin analiz"ini "burada yersiz" ilan eder (III. 169). Buradaki "burada" sözcüğü ilk başta yalnızca talep ve arzın fiyat oluşumu üzerindeki etkisine ilişkin bir ek bahse gönderme yapsa da, gerçekten "derin" ve esaslı bir analiz söz konusu olduğunda, fiilen ve pratik olarak bütün Marxçı sisteme ve özellikle de en önemli temel düşüncesinin temellendirilmesine de uzanır.
Ama burada da yine kendine özgü bir şey gözlemlemek gerekiyor. Çünkü Marx bu ikinci olanaklı ve doğal araştırma yöntemini de tarafsız bir dikkatsizlikle geçiştirmez. Tam tersine, ondan da bilerek ve özenle, üstelik bu yöntemin nasıl bir sonuç vereceğinin ve bu sonucun tezine elverişli olmayacağının tam bilinciyle kaçar. Zira üçüncü ciltte, "daha derin analiz"inden burada ve başka yerlerde vazgeçtiği o üretimde ve mübadelede etkili olan dürtüleri, kaba toplu adı "rekabet" altında gerçekten devreye sokar; ve bu dürtülerin gerçeklikte fiyatların mallarda cisimleşmiş emek miktarlarına uyarlanmasına yol açmadığını, aksine onları bu ölçütten uzaklaştırıp en azından ikinci, eşgüdümlü bir etkenin de katkısına karşılık gelen bir düzeye doğru ittiğini bilir ve serimler. Marx'a göre ünlü ortalama kâr oranının oluşmasını ve saf emek-değerlerinin, onlardan sapan ve bir miktar ortalama kâr içeren "üretim fiyatları"na "dönüşmesi"ni sağlayan, işte bu "rekabet"tir.
Marx, tezini deneyimden ya da onu işleten güdülerden hareketle ampirik veya psikolojik olarak temellendirmek yerine, böyle bir konu için kuşkusuz biraz tuhaf olan üçüncü bir kanıtlama yolunu tutmayı yeğler: salt mantıksal bir kanıt yolunu, mübadelenin özünden çıkan diyalektik bir tümdengelimin yolunu.
Marx, daha eski çağda Aristoteles'te "mübadelenin eşitlik olmadan olamayacağı, eşitliğin ise ölçülebilirlik olmadan olamayacağı" (I. 35) düşüncesini bulmuştur. Bu düşünceye bağlanır. İki malın mübadelesini bir denklem imgesi altında tasavvur eder, mübadele edilen ve böylece eşitlenen iki şeyde "aynı büyüklükte ortak bir şey"in var olması gerektiği sonucunu çıkarır, ve eşitlenen şeylerin mübadele değerleri olarak kendisine "indirgenebilir" olması gereken bu ortak şeyi aramaya koyulur (I. 11).
Araya girerek belirtmek isterim ki, daha en baştaki, iki şeyin mübadelesinde onların bir "eşitliği"nin tezahür etmesi gerektiği yolundaki varsayım bana çok modası geçmiş – ki bunun sonuçta pek bir önemi olmazdı – ama aynı zamanda çok gerçek dışı veya, açık Almancayla söylemek gerekirse, yanlış düşünülmüş görünüyor. Eşitliğin ve tam dengenin hüküm sürdüğü yerde, mevcut durağan konumda bir değişiklik meydana gelmemesi olağandır. Bu nedenle mübadele halinde iş, malların sahip değiştirmesiyle son buluyorsa, bu çok daha fazla, herhangi bir eşitsizliğin ya da bir üstünlüğün işin içinde olduğunun ve değişimin onun ağırlığıyla zorlandığının bir işaretidir – tıpkı birbirine yaklaştırılmış bileşik cisimlerin öğeleri arasında, yaklaştırılan yabancı cismin öğelerine olan "kimyasal yakınlık" tam da eşit güçte değil de, mevcut bileşimin öğelerine olandan daha güçlü olduğunda yeni kimyasal bileşiklerin oluşması gibi. Nitekim modern iktisat da, mübadele edilecek değerlerin "eşdeğerliliği"ne ilişkin eski skolastik-teolojik görüşün isabetsiz olduğunda görüş birliği içindedir. Ama bu noktaya daha fazla ağırlık vermek istemiyor ve Marx'ın aranan "ortak şey" olarak emeği damıtıp çıkardığı o mantıksal ve yöntemsel işlemlerin eleştirel incelenmesine geçiyorum.
İşte bu işlemlerdir, yukarıda daha önce ima ettiğim gibi, bana Marxçı teorinin en yaralı noktasını oluşturuyor gibi görünenler. Bunlar neredeyse düşünce halkaları kadar – ki bunlar hiç de az değildir – bilimsel temel hata barındırır; ve apaçık izler taşır ki, önceden edinilmiş bir kanaati, gerçek bir araştırma sürecinin görünüşte doğal bir sonucu olarak ortaya çıkarmak amacıyla sonradan kurgulanıp yapay biçimde bir araya getirilmişlerdir.
Marx, mübadele değeri için karakteristik olan "ortak şey"i ararken şu yöntemi izler. Mübadelede eşitlenen nesnelerin genel olarak sahip olduğu çeşitli özellikleri bir gözden geçirir, sonra dışlama yöntemiyle sınavı geçemeyen tüm özellikleri elemeye tabi tutar, ta ki sonunda geriye yalnızca tek bir özellik kalana dek. Bu özellik – ki emek ürünü olma özelliğidir – o zaman aranan ortak özellik olmak zorundadır.
Bu yöntem biraz tuhaftır, ama başlı başına yerilesi değildir. Tahmin edilen karakteristik özelliği olumlu biçimde sınava koymak yerine – ki bu, daha önce ele alınan ve Marx'ın özenle kaçındığı iki yöntemden birine götürürdü – tam da onun aranan özellik olduğu kanaatine yalnızca olumsuz yoldan, yani diğer tüm özelliklerin o olmadığını, fakat birinin yine de o olmak zorunda olduğunu göstererek ulaşmak elbette biraz tuhaftır. Yine de bu yöntem, gerekli sakınımla ve eksiksizlikle kullanıldığında istenen hedefe götürebilir; yani, içine ait olan her şeyin mantıksal eleğe gerçekten konulmasına titiz bir özenle dikkat edilir ve sonra eleme yoluyla dışlanan tek bir halkada bile bir yanlış yapılmazsa.
Peki Marx nasıl ilerler?
O, daha en baştan eleğe yalnızca, sonunda "ortak" olan diye eleyip çıkarmak istediği özelliğe sahip olan mübadele değerli şeyleri koyar ve başka türden olanların hepsini dışarıda bırakır. Tıpkı, torbadan beyaz bir top çıkmasını ısrarla isteyen ve bu sonucu ihtiyatlıca, torbaya beyazdan başka top koymayarak destekleyen biri gibi yapar. Zira mübadele değerinin tözüne ilişkin araştırmasının kapsamını daha en baştan "mallar" ile sınırlar; bu kavramı, tam da özenle tanımlamaksızın, her halükârda "iyiler/mallar" (Güter) kavramından daha dar tutar ve doğa armağanlarının karşısında emek ürünleriyle sınırlar. Oysa apaçık ortadadır: eğer mübadele gerçekten "aynı büyüklükte ortak bir şey"in varlığını öngören bir eşitleme demekse, o zaman bu ortak şeyin mübadeleye giren bütün mal türlerinde aranıp bulunması gerekir; yalnızca emek ürünlerinde değil, toprak gibi doğa armağanlarında da. Dikili ağaçta, su güçlerinde, kömür yataklarında, taş ocaklarında, petrol yataklarında, maden sularında, altın madenlerinde ve benzerlerinde.13 Bu koşullar altında, emek ürünü olmayan mübadele değerli malları, mübadele değerinin temelinde yatan ortak şeyi ararken dışlamak yöntemsel bir ölümcül günahtır. Bu, bir fizikçinin tüm cisimlerde ortak olan bir özelliğin, örneğin ağırlığın nedenini, cisimlerin tek bir grubunun, örneğin saydam cisimlerin özelliklerini elemekle araştırmaya kalkışmasından farksızdır: saydam cisimlerde ortak olan tüm özellikleri gözden geçirir, bunların diğer tüm özelliklerinin ağırlığın nedeni olamayacağını gösterir, ve buna dayanarak sonunda saydamlığın ağırlığın nedeni olması gerektiğini ilan eder!
Doğa armağanlarının dışlanması (ki mübadelede eşitleme düşüncesinin babası Aristoteles'in aklına kuşkusuz gelmezdi), kimi doğa armağanları, örneğin toprak, servetin ve ticaretin en önemli nesneleri arasında yer aldığı ve doğa armağanlarında mübadele değerlerinin her zaman yalnızca rastlantısal ve keyfi biçimde belirlendiği de hiçbir şekilde ileri sürülemediği için, daha da az haklı çıkarılabilir. Bir yandan rastlantı fiyatları emek ürünlerinde de görülür, öte yandan doğa armağanlarının fiyatları çoğu zaman sabit dayanak noktalarına ya da belirleyici gerekçelere en açık ilişkileri sergiler. Örneğin arazilerin satış bedelinin, rantlarının yöredeki olağan faiz oranına göre belirlenen bir katı olduğu, dikili ağacın ya da ocaktaki kömürün farklı kalitelerde veya farklı konumlarda, eşitsiz nakil koşullarıyla, salt rastlantıdan değil farklı bir fiyat elde etmesi kadar bilinen bir şeydir vb.
Marx, mübadele değerli malların bir bölümünü incelemeden daha en baştan dışlamış olmasının nasıl ve niçin olduğuna dair açık bir hesap vermekten de sakınır. Burada da, sık sık olduğu gibi, akıl yürütmesinin nazik yerlerinin üstünden yılan balığı gibi kaygan bir diyalektik ustalıkla geçip gitmeyi bilir. Önce okuruna, "mal" kavramının genel olarak mübadele değerli mal kavramından daha dar olduğunu fark ettirmekten kaçınır. İncelemenin daha sonra mallarla sınırlandırılmasına olağan bir bağlantı noktasını, kitabının başına koyduğu, görünüşte tümüyle masum, genel şu ifadeyle son derece ustaca hazırlar: "kapitalist üretim biçiminin egemen olduğu toplumların zenginliği, devasa bir mal yığını olarak görünür." Mal terimini Marx'ın daha sonra ona yüklediği emek ürünleri anlamında anlarsak, bu cümle tümüyle yanlıştır. Çünkü doğa armağanları, toprak dahil, ulusal zenginliğin çok önemli ve hiç de önemsiz olmayan bir bileşenini oluşturur. Ama tarafsız okur bu yanlışlığın üstünden kolayca geçer, çünkü Marx'ın mal terimine daha sonra çok daha dar bir anlam yükleyeceğini bilmemektedir.
Bunun ardından gelen kısımda da bu hâlâ açıklığa kavuşturulmaz. Tam tersine, birinci bölümün ilk paragraflarında dönüşümlü olarak "şey"den, "kullanım değeri"nden, "mal"dan (Gut) ve "meta"dan (Ware) söz edilir; ancak sonuncusu ile ilk üçü arasında keskin bir ayrım çizilmez. "Bir şeyin yararlılığı" – S. 10'da denildiği gibi – "onu kullanım değeri yapar". "Metanın gövdesi … bir kullanım değeri veya maldır". S. 11'de şunu okuruz: "Değişim değeri … nicel ilişki olarak görünür …, bir türden kullanım değerlerinin başka türden kullanım değerleriyle değiştirildiği nicel ilişki olarak". Dikkat edilsin: burada değişim değeri olgusunun alanı olarak doğrudan doğruya hâlâ kullanım değeri = mal gösterilmektedir. Ve "Konuya daha yakından bakalım" sözüyle – ki bu söz, araştırmanın başka, daha dar bir alanına atlanacağını bildirmeye kesinlikle elverişli değildir – Marx şöyle devam eder: "Tek bir meta, örneğin bir quarter buğday, en farklı oranlarda başka mallarla değiştirilir". Ve "Ayrıca iki meta alalım" vb. Aynı paragrafta hatta "şeyler" ifadesi bir kez daha geri döner, üstelik tam da sorun açısından önemli olan şu dönüşte: "iki farklı şeyde aynı büyüklükte ortak bir öğe bulunur" (değişimde bunlar birbirine eşit kılınmaktadır). Bunu izleyen 12. sayfada ise Marx "ortak öğe" arayışını yalnızca "metaların değişim değeri" için yürütür ve araştırma alanını böylece değişim değerine sahip şeylerin bir bölümüne daralttığını tek bir kelimeyle dahi belirtmez.14 Ve hemen bir sonraki sayfada, S. 13'te, bu daraltma yeniden terk edilir ve metaların dar alanı için az önce elde edilen sonuç, malların kullanım değerlerinin daha geniş çevresine uygulanır. "Bir kullanım değeri veya mal, demek ki yalnızca bir değere sahiptir, çünkü onda soyut insan emeği nesneleşmiş veya maddileşmiştir!"
Marx araştırmayı belirleyici noktada emek ürünlerine daraltmak yerine, değişim değerine sahip doğa armağanlarında da ortak öğeyi arasaydı, emeğin ortak öğe olamayacağı elle tutulurcasına ortaya çıkardı. O daraltmayı açıkça ve apaçık biçimde gerçekleştirseydi, hem kendisi hem de okurları kaba metodik hatanın üzerine kaçınılmaz olarak tökezlerdi; emek ürünü olma özelliğinin bir çevrenin ortak özelliği olarak başarıyla damıtılmasını sağlayan o naif hünere – ki bu, daha önce doğası gereği aynı çevreye giren ve emek ürünü olmayan, değişim değerine sahip bütün şeyler özellikle bu çevreden çıkarıldıktan sonra yapılmıştır – gülümsemek zorunda kalırlardı. Bu hüner ancak Marx'ın yaptığı gibi, fark ettirmeden, o nazik noktanın üzerinden hızla ve kolayca kayan bir diyalektikle yapılabilirdi. Marx'ın böylesine hatalı bir yöntemi kabul edilebilir biçimde sunmayı bildiği ustalığa duyduğum içten hayranlığı dile getirirken, elbette yine de yalnızca yöntemin tümüyle hatalı olduğunu saptayabilirim.
Ama daha ileriye bakalım. Az önce betimlenen hünerle Marx ancak emeğin genel olarak yarışmaya girebilmesini sağlamıştı. Çevrenin yapay biçimde daraltılması sayesinde emek, ilk kez bu dar çevre için "ortak" bir özellik hâline gelmişti. Ne var ki onun yanında başka özellikler de ortak olarak söz konusu olabilirdi. Peki bu öteki rakipler nasıl saf dışı bırakılıyor?
Bu, her biri yalnızca birkaç kelime, ama bu kelimelerde en ağır mantık hatalarından birini barındıran iki düşünce halkasıyla gerçekleşir.
İlk halkada Marx "metaların bütün geometrik, fiziksel, kimyasal veya diğer doğal özelliklerini" dışlar. Çünkü "onların bedensel özellikleri genel olarak ancak kendilerini yararlı kıldıkları ölçüde, yani kullanım değerine dönüştürdükleri ölçüde dikkate alınır. Öte yandan metaların değişim ilişkisi ise apaçık biçimde kullanım değerlerinden soyutlanmayla nitelenir". Çünkü "bunun (değişim ilişkisinin) içinde bir kullanım değeri, yeterli oranda mevcut olduğu sürece, bir diğeri kadar geçerlidir" (I. 12).
"Marx şu kanıtlamaya ne derdi acaba? Bir opera sahnesinde üç seçkin şarkıcı – bir tenor, bir bas ve bir bariton – her birinin maaşı 20.000 florin. Şu soru sorulur: maaşta birbirlerine eşit kılınmalarına yol açan ortak durum nedir? ve ben şu yanıtı veririm: Maaş sorununda iyi bir ses, yeterli oranda mevcut olduğu sürece, bir diğeri kadar geçerlidir; iyi bir tenor sesi, iyi bir bas veya iyi bir bariton sesi kadar geçerlidir. Dolayısıyla maaş sorununda "apaçık biçimde" iyi sesten soyutlanılır, dolayısıyla iyi ses yüksek maaşın ortak nedeni olamaz. – Bu kanıtlamanın yanlış olduğu açıktır. Ama aynı ölçüde açıktır ki, tam ona öykünerek kurulan Marx'ın sonuç çıkarımı da kıl kadar daha doğru değildir. İkisi de aynı hatadan muzdariptir. Bir durumdan genel olarak soyutlamayı, o durumun ortaya çıktığı özel kiplerden soyutlamayla karıştırırlar. Bizim örneğimizde maaş sorunu için önemsiz olan, açıkça yalnızca iyi sesin ortaya çıktığı özel kiptir – tenor, bas, bariton sesi olarak –, ama kesinlikle iyi sesin kendisi değildir. Aynı şekilde metaların değişim ilişkisi için de, metaların kullanım değerinin ortaya çıkabileceği özel kipten – meta gıda, barınma, giyim vb. işe yarasın – soyutlanır, ama kesinlikle kullanım değerinin kendisinden değil. Sonuncudan düpedüz soyutlanmadığını Marx şuradan bile çıkarabilirdi: bir kullanım değeri bulunmayan yerde hiçbir değişim değeri var olamaz; bu, Marx'ın kendisinin de defalarca itiraf etmek zorunda kaldığı bir olgudur." (Böhm-Bawerk)15
Ne var ki kanıt yürüyüşünün bir sonraki halkasının durumu daha da kötüdür. "Metanın gövdesinin kullanım değerinden vazgeçilirse" – diye sürdürür Marx harfiyen – "onlara yalnızca tek bir özellik kalır, emek ürünü olma özelliği". Gerçekten mi? diye soruyorum bugün, tıpkı 12 yıl önce sorduğum gibi: yalnızca tek bir özellik mi? Değişim değerine sahip mallara, örneğin gereksinime oranla nadir olmaları özelliği de ortak kalmıyor mu? Ya da talep ve arzın konusu olmaları? Ya da mülk edinilmiş olmaları? Ya da "doğa ürünleri" olmaları? Çünkü onların emek ürünleri olduğu kadar doğa ürünleri de olduğunu, Marx'ın kendisinden daha açık söyleyen yoktur; o bir keresinde şöyle der: "Metanın gövdeleri iki öğenin, doğa maddesi ile emeğin birleşimleridir". Ya da değişim değerlerine, üreticilerine maliyet yükledikleri özelliği de ortak değil mi – Marx'ın üçüncü ciltte böylesine tam olarak hatırladığı bir özellik?
Peki neden, diye soruyorum bugün de yeniden, değerin ilkesi, emek ürünü olma özelliği yerine, bu ortak özelliklerden herhangi birinde de pekâlâ bulunmasın? Çünkü Marx sonuncunun lehine olumlu bir gerekçenin izini bile öne sürmemiştir; tek gerekçesi olumsuz olandır: başarıyla soyutlanıp atılan kullanım değerinin değişim değerinin ilkesi olmadığıdır. Ama bu olumsuz gerekçe, Marx'ın gözden kaçırdığı bütün öteki ortak özellikler için de tıpatıp aynı ölçüde geçerli değil mi?
Dahası var! Marx'ın, bir kullanım değeri yeterli oranda mevcut olduğu sürece bir diğeri kadar geçerlidir gerekçesiyle kullanım değerinin değişim değeri üzerindeki etkisini soyutlayıp attığı aynı S. 12'de, bize emek ürünlerine ilişkin şunu anlatır:
"Ne var ki emek ürünü de elimizde şimdiden başkalaşmıştır. Onun kullanım değerinden soyutlanırsak, onu kullanım değeri yapan bedensel bileşenlerden ve biçimlerden de soyutlanırız. O artık masa veya ev veya iplik ya da başka yararlı bir şey değildir. Bütün duyusal nitelikleri silinmiştir. O artık marangoz emeğinin veya inşaat emeğinin veya eğirme emeğinin ya da başka belirli bir üretken emeğin ürünü de değildir. Emek ürünlerinin yararlı niteliğiyle birlikte, onlarda temsil edilen emeklerin yararlı niteliği de yiter; demek ki bu emeklerin farklı somut biçimleri de yiter; bunlar artık birbirinden ayrılmazlar, tersine hepsi birlikte aynı insan emeğine, soyut insan emeğine indirgenmiştir."
Değişim ilişkisi için yalnızca bir kullanım değerinin değil, aynı zamanda bir emek ve emek ürünü türünün de "yeterli oranda mevcut olduğu sürece, bir diğeri kadar geçerli olduğu" bundan daha açık ve daha kesin söylenebilir mi? Yani başka deyişle, Marx'ın az önce kullanım değerine karşı dışlama hükmünü dayandırdığı tam da aynı olgunun emek bakımından da var olduğu? Emek ve kullanım değerinin niteliksel ve niceliksel bir yanı vardır. Kullanım değeri masa, ev veya iplik olarak nasıl niteliksel olarak farklıysa, emek de marangoz emeği, inşaat emeği veya eğirme emeği olarak öyledir. Ve farklı türden emeği niceliğine göre nasıl karşılaştırabiliyorsak, farklı türden kullanım değerlerini de kullanım değerinin büyüklüğüne göre tıpkı öyle karşılaştırabiliriz. Aynı olgunun bir rakip için dışlanmaya, bir başkası için ödülle taçlandırılmaya yol açması için neden hiçbir biçimde keşfedilemez! Marx araştırmanın sırasını rastlantı eseri tersine çevirseydi, kullanım değerini dışladığı tam da aynı çıkarım aygıtıyla emeği dışlayabilir, sonra da emeği taçlandırdığı yine aynı çıkarım aygıtıyla kullanım değerini geriye kalan tek ve dolayısıyla aranan ortak özellik olarak ilan edebilir ve değeri bir "kullanım değeri jölesi" olarak açıklayabilirdi. Sanırım, şaka olarak değil, tam bir ciddiyetle ileri sürülebilir ki, S. 12'nin – ilkinde kullanım değerinin etkisinin soyutlanıp atıldığı, ikincisinde emeğin aranan ortak öğe olarak gösterildiği – iki paragrafında, dışsal mantıksal doğrulukta herhangi bir değişiklik olmaksızın özneler karşılıklı yer değiştirebilirdi; birinci paragrafın değiştirilmemiş cümle yapısına kullanım değeri yerine her yere emek ve emek ürünleri, ikincisinin yapısına emek yerine her yere kullanım değeri yerleştirilebilirdi!
İşte Marx'ın, emeği değerin yegâne temeli kabul eden temel önermesini sistemine sokarken kullandığı mantık ve metodoloji böyledir. Bu diyalektik hokus pokusun Marx'ın kendisi için kanaatin nedeni ve kaynağı olduğunu büsbütün olanaksız sayıyorum. Marx ayarında bir düşünür – ve ben onu birinci sınıf bir düşünme gücü olarak değerlendiriyorum –, söz konusu olan kendi kanaatini henüz oluşturmak ve şeylerin gerçek bağlantısını özgür, tarafsız bir bakışla gerçekten ilk kez aramak olsaydı, başlangıçta böylesine çarpık ve doğaya aykırı bir yolda araştırma yapması büsbütün olanaksızdı; yalnızca talihsiz bir rastlantı eseri, betimlenen bütün o mantıksal ve metodik hatalara sırayla düşmesi ve böyle bir araştırma yolunun doğal, önceden bilinmeyen ve önceden istenmeyen sonucu olarak, emeği değerin yegâne kaynağı sayan tezi eve getirmesi büsbütün olanaksızdı.
Sanırım gerçek durum başkaydı. Marx'ın tezine gerçekten ve içtenlikle inandığından hiç kuşku duymuyorum. Ama kanaatinin gerekçeleri, sisteme yazdıkları değildir. Bunlar herhalde gerekçelerden çok izlenimlerdi.
Her şeyden önce otoritenin yarattığı izlenimler. Büyük otoriteler olan Smith ve Ricardo, en azından o dönemde sanıldığı gibi, aynı önermeyi öğretmişlerdi. Doğrusu onlar da bu önermeyi Marx'tan daha fazla temellendirmemiş, yalnızca belirli, genel, bulanık birtakım izlenimlerden hareketle varsaymışlardı. Aksine, dikkatle baktıkları yerlerde ve daha dikkatli bakmanın kaçınılmaz olduğu alanlarda ona açıkça karşı çıkmışlardır. Gelişmiş ampirik ulusal ekonomi için Smith, tıpkı Marx'ın üçüncü cildinde yaptığı gibi, değerlerin ve fiyatların, emeğin yanında ortalama bir sermaye kârını da içeren bir maliyet düzeyine doğru çekildiğini öğretmiştir; Ricardo da „On value" başlıklı bölümün ünlü IV. kısmında, dolaysız ve dolaylı emeğin yanında sermaye yatırımının büyüklüğü ve süresinin de malların değeri üzerinde belirleyici bir etkide bulunduğunu aynı netlik ve açıklıkla ortaya koymuştur. Emeğin değerin „gerçek" kaynağı olduğu yönündeki gözde felsefi düşünceye görünür bir çelişkiye düşmeden bağlı kalabilmek için, onunla birlikte henüz hiçbir kapitalistin ve toprak sahibinin bulunmadığı masal diyarına ve masal çağına sığınmak zorundaydılar. Burada bu önerme, denetlenemediği için çürütülmeden ileri sürülebiliyordu. Buna ilişkin hiçbir veri bulunmadığından deneyim tarafından denetlenmiyordu; bilimsel-psikolojik çözümleme tarafından da denetlenmiyordu, çünkü tıpkı Marx gibi onlar da böyle bir çözümlemeden kaçındılar: temellendirmediler, „doğal" bir durum olarak bir emek-değer idilini varsaydılar.16
Smith ve Ricardo'nun otoritesi aracılığıyla muazzam, gerçi tartışmasız olmayan bir itibar kazanmış olan bu ruh hâllerine ve görüşlere Marx bir mirasçı olarak girdi. Ve ateşli bir sosyalist olarak buna seve seve inandı. İktisadi dünya görüşünü bu denli güzel desteklemeye elverişli bir düşünceye karşı, hiç de hoşuna gitmeyen bir Ricardo'dan daha kuşkucu davranmaması şaşırtıcı değildir. Klasiklerin çelişen ifadelerinin onu emek-değer tezine karşı eleştirel kuşkulara yöneltmemesi, tersine bunları yalnızca klasiklerin, rahatsız edici bir gerçeğin hoşa gitmeyen sonuçlarından bir dolambaçla sıyrılma denemeleri olarak yorumlaması da şaşırtıcı değildir. Kısacası, klasikleri kendi tek yanlı, yarı bulanık, yarı çelişkili ve hiç temellendirilmemiş ifadelerine sürükleyen aynı malzemeden hareketle, kendisinin aynı önermelere inanması, üstelik güçlü, koşulsuz ve ateşli bir inançla inanması şaşırtıcı değildir. Kendisi için başka gerekçelere ihtiyacı yoktu. Yalnızca sistemi için biçimsel bir temellendirmeye ihtiyacı vardı.
Bu temellendirmede klasiklere dayanamamasının anlaşılır olduğu açıktır, çünkü onlar hiçbir şeyi temellendirmemişlerdi. Ne deneyime başvurabileceğini ne de iktisadi-psikolojik bir temellendirme deneyebileceğini de biliyoruz, çünkü bu yollar onu açıkça kanıtlamak istediği tezin tam tersine götürürdü. Böylece zaten zihinsel eğilimine uygun düşen mantıksal-diyalektik spekülasyona yöneldi. Ve burada parola şuydu: ne yardım edebilirse etsin! Ne ortaya çıkarmak istediğini ve çıkarmak zorunda olduğunu biliyordu; bu yüzden, önceden bilinen sonuç dışarıdan saygın bir çıkarım biçiminde gerçekten ortaya çıkana dek, sabırlı kavramları ve öncülleri hayranlık verici bir incelikle uzun uzun yontup büktü. Belki kendi inançlarından öylesine kör olmuştu ki, bu sırada zorunlu olarak ortaya çıkan mantıksal ve yöntemsel canavarlıkları hiç fark etmedi; belki bunları fark etti, ama en derin inancına göre içerik bakımından temellendirilmiş bir hakikate, hak ettiği sistematik kılığa kavuşmasında yardımcı olmak amacıyla, kendi gözünde yalnızca biçimsel düzeltmeler olarak haklı gördü: buna ben karar veremem ve bugün muhtemelen artık hiç kimse karar veremez. Ancak ileri sürmek istediğim şey şu: Marx kadar düşünce gücüne sahip bir kafanın, temel tezinin sistematik temellendirmesinde Marx'ın yaptığı gibi bu denli ağır, bu denli sürekli ve bu denli elle tutulurcasına yanlış bir mantık ortaya koyduğu hemen hemen hiç görülmemiştir.
İşte bu yanlış tezi şimdi sistemine örüyor. Hemen ardından attığı adımlarda yeniden parlak biçimde kendini gösteren, hayranlık verici bir taktiksel ustalıkla. Çünkü tezini, deneyim kanıtından özenle kaçınarak yalnızca „gönlün derinliklerinden" türetmiş olsa da, bu aprioristik spekülasyonun sonucunu deneyim karşısında sınamak düşüncesi tümüyle bir kenara itilemez. Marx bunu kendisi yapmazsa, büyük olasılıkla okurları kendi başlarına yapacaklardır. Peki Marx nasıl davranıyor?
Bölüyor. Bir noktada tezinin deneyimle bağdaşmazlığı apaçıktır. Bu noktayı, boğayı boynuzlarından yakalarcasına, kendisi ele alıyor. Çünkü temel ilkesinin bir sonucu olarak, çeşitli malların değerinin, onların üretimi için gerekli olan emek-zamanına göre orantılı olduğunu öğretmişti (I. 14). Oysa şu olgu, üstünkörü gözlemci için bile apaçıktır ki, bu önerme belirli olgular karşısında tutarlılığını koruyamaz; örneğin bir heykeltıraşın, bir sanat marangozunun, bir keman yapımcısının, bir makine mühendisinin vb. günlük ürünü, ikisinde de eşit miktarda emek-zamanı „cisimleşmiş" olsa da, sıradan bir zanaatçının ya da fabrika işçisinin günlük ürünüyle elbette eşit değil, çok daha yüksek bir değere sahiptir. Marx şimdi bu olguları ustaca bir diyalektik dönüşle kendisi dile getiriyor. Onları, temel ilkesine bir karşıtlık değil de yalnızca onun, hâlâ kuralın içinde kalan ve yalnızca belirli bir açıklamayı ya da daha kesin bir tanımlamayı gerektiren hafif bir çeşitlemesini içeriyorlarmış gibi bir tonla kayda geçiriyor. Çünkü, teoremi anlamında emek olarak, „ortalama olarak özel bir gelişme olmaksızın her sıradan insanın bedensel organizmasında bulunan basit emek gücünün harcanmasını"; başka bir deyişle „basit ortalama emeği" (I. 19) anlamak istediğini açıklıyor, benzer biçimde daha önce de (I. 13). „Daha karmaşık emek" – diye sürdürüyor sonra – „yalnızca güçlendirilmiş ya da daha doğrusu çoğaltılmış basit emek olarak geçerlidir, öyle ki daha küçük bir miktar karmaşık emek, daha büyük bir miktar basit emeğe eşittir. Bu indirgemenin sürekli olarak gerçekleştiğini deneyim gösterir. Bir mal en karmaşık emeğin ürünü olabilir, değeri onu basit emeğin ürünüyle eşitler ve dolayısıyla kendisi yalnızca belirli bir miktar basit emeği temsil eder. Çeşitli emek türlerinin ölçü birimleri olarak basit emeğe indirgendiği farklı oranlar, üreticilerin arkasından işleyen toplumsal bir süreçle saptanır ve bu yüzden onlara gelenekçe verilmiş gibi görünür."
Hızla ilerleyen bir okur için bu açıklama gerçekten oldukça akla yatkın gelebilir. Ne var ki biraz soğukkanlı ve serinkanlı bakıldığında, izlenim tam tersine döner.
Karşı karşıya olduğumuz olgu şudur: nitelikli emeğin bir günlük ya da bir saatlik ürünü, basit emeğin bir günlük ya da bir saatlik ürününden daha yüksek bir değere sahiptir; örneğin bir heykeltıraşın günlük ürünü, değer bakımından bir taş kırıcının beş günlük ürününe denktir. Marx, değişimde birbirine eşitlenen şeylerin „aynı büyüklükte ortak bir şey" içermesi gerektiğini öğretmişti ve bu ortak şeyin bir emek ve emek-zaman olması gerekiyordu. Genel olarak emek mi? Marx'ın 13. sayfaya kadarki ilk, genel açıklamaları bunu düşündürüyordu, ama bu açıkça doğru değil: çünkü beş günlük emek, kesinlikle bir günlük emekle „aynı büyüklük" değildir. Bu yüzden Marx artık emek deyip geçmiyor, „basit emek" diyor: ortak şey, yani belirli türden, yani basit emekten eşit miktarda olanın içeriği olmalı.
Ama soğukkanlılıkla bakıldığında bu daha da az doğrudur, çünkü heykeltıraşın ürününde hiç „basit emek" cisimleşmemiştir, bir taş kırıcının beş günlük ürününde olduğu kadar eşit miktarda basit emek olması bir yana. Serinkanlı gerçek şudur ki, bu iki ürün farklı türden emeği farklı miktarda cisimleştirir; bu ise, önyargısız her insanın kabul edeceği gibi, Marx'ın talep ettiği ve ileri sürmek zorunda olduğu durumun, yani onların aynı türden emeği eşit miktarda cisimleştirdiği durumunun tam tersidir!
Doğrusu Marx şöyle diyor: karmaşık emek, çoğaltılmış basit emek olarak „geçerlidir"; ama „geçerli olmak" „olmak" değildir ve teori şeylerin özüne yönelir. Elbette insanlar bir bakıma bir günlük heykeltıraş emeğini beş günlük taş kırıcı emeğine eşit tutabilirler, tıpkı örneğin bir karacayı beş tavşana eşit tutabilecekleri gibi. Ama böyle bir eşit tutma, içinde 100 karaca ve 500 tavşan bulunan bir av alanı hakkında istatistikçiye, bilimsel bir ciddiyetle orada 1000 tavşan bulunduğunu ileri sürme hakkını ne kadar az veriyorsa, fiyat istatistikçisinin ya da değer teorisyeninin de heykeltıraşın günlük ürününde beş günlük basit emeğin cisimleştiğini ve onun değişimde taş kırıcının beş günlük ürünüyle eşit tutulmasının gerçek nedeninin bu olduğunu ciddi ciddi ileri sürmeye hakkı o kadar azdır. „Olmak"ın insanı yüzüstü bıraktığı yerde „geçerli olmak" ve „geçerli saymak" ile kendine yardım etmeye izin verirsek nelerin kanıtlanabileceğini, biraz sonra doğrudan değer sorununa uyarlanmış bir örnekle ayrıca göstermeye çalışacağım. Ama bundan önce başka bir gözlemi araya katmam gerekiyor.
Çünkü Marx, alıntılanan yerde, karmaşık emeği basit emeğe „indirgeme" manevrasını, hem de deneyim aracılığıyla haklı çıkarmaya çalışıyor. „Bu indirgemenin sürekli olarak gerçekleştiğini deneyim gösterir. Bir mal en karmaşık emeğin ürünü olabilir, değeri onu basit emeğin ürünüyle eşitler ve dolayısıyla kendisi yalnızca belirli bir miktar basit emeği temsil eder."
Pekâlâ. Bunu şimdilik geçerli sayalım ve Marx'ın çağırdığı bu deneyime dayalı indirgeme için indirgeme ölçütünün hangi biçimde ve hangi etkenlerle saptanması gerektiğine biraz daha yakından bakalım. İşte burada, çok doğal ama Marx'ın teorisi için çok rahatsız edici şu saptamayla karşılaşıyoruz: indirgeme ölçütü, fiili değişim ilişkilerinin kendisinden başka hiçbir şeyle belirlenmez. Nitelikli emeklerin, ürünlerinin değer oluşumunda hangi oranda basit emeğe çevrileceği, a priori, bu emeklere içkin herhangi bir özellikten belirlenmiş ya da belirlenebilir değildir; tersine, yalnızca fiili sonuç, fiili değişim ilişkileri karar verir. Marx bunu kendisi söylüyor: „değeri onu basit emeğin ürünüyle eşitler" ve „toplumsal bir süreç"e gönderme yapıyor; bu süreçle „üreticilerin arkasından, çeşitli emek türlerinin ölçü birimleri olarak basit emeğe indirgendiği farklı oranlar saptanır" ve bu yüzden bu oranların „gelenekçe verilmiş gibi göründüğünü" belirtiyor.
Bu koşullar altında, indirgeme ölçüsünü belirleyen etmenler olarak "değer"e ve "toplumsal sürec"e başvurmak ne anlama gelir? – Her şeyden önce, açıklamadaki çıplak, salt kısırdöngü anlamına gelir. Açıklamanın konusu, malların mübadele oranlarıdır; örneğin bir günlük heykeltıraş emeğine mal olmuş bir heykelciğin, beş günlük taş kırma emeğine mal olmuş bir araba dolusu kireçtaşıyla neden mübadele edildiği, oysa belki on ya da yalnızca üç günlük emeğe mal olan daha büyük veya daha küçük bir kireçtaşı miktarıyla mübadele edilmediği. Marx açıklama olarak bize ne söyler? Mübadele oranı şudur ve başka türlü değildir, çünkü bir günlük heykeltıraş emeği tam olarak beş günlük basit emeğe indirgenmek durumundadır. Peki neden tam olarak beş güne indirgenmek durumundadır? Çünkü deneyim, onun bir toplumsal süreç aracılığıyla böyle indirgendiğini gösterir. Peki bu toplumsal süreç hangisidir? Açıklanması gereken sürecin ta kendisi: tam da bir günlük heykeltıraş emeğinin ürününü, değer bakımından beş günlük sıradan emeğin ürününe eşitleyen süreç. Eğer bu ürün fiilen ve düzenli olarak yalnızca üç basit iş gününün ürünüyle mübadele edilseydi, Marx bize aynı şekilde 1 : 3 indirgeme ölçüsünü deneyime dayalı ölçü olarak kabul etmemizi salık verir ve bir heykelciğin tam olarak bir taş kırıcının üç iş gününün ürünüyle, ne fazlası ne eksiği, mübadele edilmek zorunda olduğu ve bunun nedeni açıklamasını buna dayandırırdı! Kısacası, açıktır ki bu yoldan, farklı emek türlerinin ürünlerinin neden şu ya da bu oranda birbiriyle mübadele edildiğine ilişkin asıl nedeni hiç öğrenemeyiz; bunlar böyle mübadele edilir, der bize Marx, biraz farklı sözcüklerle olsa da, çünkü deneyime göre böyle mübadele edilirler!
Geçerken şunu da belirteyim: Marx'ın ardıllarından bazıları, belki de az önce betimlenen kısırdöngüyü fark ederek, karmaşık emeğin basit emeğe indirgenmesini başka, gerçek bir temele oturtmaya çalışmışlardır. "Bu bir kurgu değil, bir olgudur" – der Grabski²⁸ – "bir saatlik karmaşık emeğin içinde birkaç saatlik basit emek bulunması". Çünkü "tutarlı kalmak için, ustalığın edinilmesine harcanmış emeği de hesaba katmak" gerekir. Sanırım bu açıklamanın da tümüyle yetersiz olduğunu gözler önüne sermek için çok söze gerek yok. İcra emeğine, ona orantılı olarak düşen öğrenme emeği payının eklenmesine hiçbir itirazım yok. Ne var ki, karmaşık emeğin basit emeğe kıyasla geçerliliğindeki farklılıkları bu eklemeyle ancak, bu eklemenin büyüklüğü o farklılığın büyüklüğüne karşılık geldiği takdirde açıklayabilirdik. Örneğin varsaydığımız durumda, bir saatlik icra heykeltıraş emeğinin içinde gerçekten beş saatlik basit emek ancak şu halde bulunurdu: her bir saatlik icraya dört saatlik öğrenme düşseydi; ya da daha büyük birimlere çevrildiğinde, bir heykeltıraşın öğrenerek ve icra ederek mesleğine adadığı 50 yaşam yılından, 10 yıl icra edebilmek için 40 yıl öğrenmek zorunda kalsaydı. Gerçeklikte böyle bir oranın ya da yalnızca buna yaklaşık bir oranın geçerli olduğunu ise herhalde kimse ileri sürmek istemeyecektir. Bu yüzden ardılın açıkça yetersiz olan bu çaresizlik varsayımından, yine ustanın kendi öğretisine dönüyorum; bunu, Marx'ın hatalı çıkarım biçiminin, sanırım, en açık biçimde ortaya çıktığı bir örnekte yanılgılarının niteliğini ve kapsamını daha da gözler önüne sermek için yapıyorum.
Tam da aynı türden bir akıl yürütmeyle, mübadele değerinin ilkesinin ve ölçüsünün malların madde içeriğinde yattığı, malların içlerinde cisimleşmiş madde miktarı oranında mübadele edildiği savı da ileri sürülüp savunulabilirdi. Bir mal biçimindeki on kilo madde, her zaman başka bir mal biçimindeki on kilo maddeyle mübadele edilir. Bu sava elbette, bunun açıkça yanlış olduğu, çünkü örneğin 10 kilo altının 10 değil de 40.000 kilo demirle ya da daha da fazla kilo kömürle mübadele edildiği itirazı yöneltilirse, Marx'ı örnek alarak şöyle yanıt veririz: değer oluşumu için önemli olan, sıradan ortalama madde içeriğidir. Bu, ölçü birimi işlevi görür. Nitelikli, ince, değerli maddeler "yalnızca güçlendirilmiş ya da daha doğrusu çoğaltılmış basit madde olarak geçerlidir, öyle ki daha küçük bir miktar nitelikli madde, daha büyük bir miktar basit maddeye eşittir. Bu indirgemenin sürekli gerçekleştiğini deneyim gösterir. Bir mal en seçkin maddeden oluşmuş olabilir – değeri onu, sıradan maddeden oluşmuş mallara eşitler ve dolayısıyla kendisi de yalnızca belirli bir miktar sıradan maddeyi temsil eder". Fiilen var olduğundan kuşku duyulamayacak bir "toplumsal süreç", örneğin bir libre ham altını 40.000, bir libre ham gümüşü 1.500 libre ham demire durmaksızın indirger. Altının işlenmesi, örneğin sıradan bir kuyumcunun ya da büyük bir sanatçının eliyle, maddenin niteliğinde, uygulamanın deneyime göre özel indirgeme ölçüleriyle hakkını verdiği başka nüanslar ortaya çıkarır. Dolayısıyla bir libre altın külçe 40.000 libre demir külçeyle ya da Benvenuto Cellini'nin biçimlendirdiği bir altın kupa, aynı ağırlıkta 4.000.000 libre demirle mübadele edilirse, bu, malların temsil ettikleri "ortalama madde" oranında mübadele edildiği savının bir ihlali değil, bir doğrulanmasıdır!
Sanırım önyargısız okur, bu akıl yürütmelerde Marx'ın reçetesinin iki bileşenini güçlük çekmeden yeniden tanıyacaktır: "olmak"ın yerine "geçerli olmak"ın ikame edilmesi ve indirgeme ölçüsünün, açıklanmaya tam da muhtaç olan, toplumdaki fiili mübadele oranlarından devşirilmesinde yatan açıklama kısırdöngüsü!
Marx, olguların kuramına yönelttiği en çarpıcı çelişkiyle işte böyle baş etti – diyalektik açıdan tartışmasız büyük bir hünerle, ama meselenin kendisinde elbette, başka türlü olamayacağı gibi, son derece yetersiz bir biçimde.
Bunun yanı sıra, derece bakımından daha az göze çarpan başka tutarsızlıklar da vardır; yani sermaye yatırımının fiili mal fiyatlarının belirlenmesindeki payından türeyenler, yukarıda belirtildiği üzere, Ricardo'nun Sermaye'nin "On value" başlıklı IV. Bölümü'nde ele aldığı tutarsızlıklar. Bu tutarsızlıklar karşısında Marx başka bir yol tutar. Onlara karşı şimdilik gözlerini tümüyle kapatır. Onları iki cilt boyunca görmezden gelir. Onları, ilk ve ikinci cilt boyunca varsayım yoluyla soyutlayarak, sanki yokmuşçasına davranır. Çünkü değer öğretisinin bütün geri kalan sunumu boyunca, aynı şekilde artıdeğer kuramının geliştirilmesinde de, kimi zaman üstü örtülü olarak korunan, kimi zaman açıkça dile getirilen şu "varsayım"dan hareket eder: malların gerçekten kendi değerlerine, yani tam olarak içlerinde cisimleşmiş emek oranında mübadele edildiği.17
Bu varsayımsal soyutlamayı da yine son derece hünerli bir diyalektik manevrayla birleştirir. Çünkü kuramsal kuraldan, bir kuramcının gerçekten soyutlayabileceği belirli fiili sapmalar vardır: bunlar, piyasa fiyatlarının düzenli sürekli düzeyleri etrafındaki rastlantısal ve geçici dalgalanmalarıdır. Marx, fiyatların değerlerden sapmalarından soyutlamak istediğini açıkladığı bu tür durumlarda, okurların dikkatini "göz ardı" edilmesi gereken şu "rastlantısal koşullar"a çekmeyi ihmal etmez; örneğin "yükselip alçalmaları birbirini dengeleyen" ve "kendi iç kuralları olarak ortalama fiyata indirgenen" "piyasa fiyatlarının sürekli salınımları"na.18 Böyle bir gönderme aracılığıyla soyutlaması için okurların onayını kazanır; ne var ki burada yalnızca rastlantısal dalgalanmalardan değil, varlığı doğrudan doğruya açıklanması gereken kuralın kendisinin bütünleyici bir parçasını oluşturan tümüyle sabit, kalıcı, tipik "sapmalar"dan da soyutladığı, pek dikkatli bakmayan okur için gizli kalır ve okur, yazarın bu yöntemsel ölümcül günahının üzerinden hiçbir şeyden kuşkulanmadan kayıp geçer.
Çünkü bilimsel bir araştırmada açıklanması gereken şeyi görmezden gelmek, yöntemsel bir ölümcül günahtır. Oysa Marx'ın artıdeğer kuramının amacı, sermaye kârının onun anladığı anlamda bir açıklamasından başka bir şey değildir. Sermaye kârı ise tam da mal fiyatlarının, yalnızca emek maliyetlerinin tutarından gösterdiği o sürekli sapmalarda yatar. Dolayısıyla bu "sapmalar" görmezden gelinirse, açıklanması gereken şeyin doğrudan doğruya ana bölümü görmezden gelinmiş olur. Aynı yöntemsel kusuru 12 yıl önce hem aynı kusuru benzer biçimde işlemiş olan Rodbertus'a hem de bizzat Marx'a yönelttim.³¹ O zamanki eleştirimin son sözlerini yinelememe izin verilsin:
„Onlar (sömürü kuramının yandaşları), tüm malların değerinin içlerinde cisimleşmiş emek zamanına dayandığı yasasını ileri sürerler; bunu, hemen bir an sonra bu „yasa"yla bağdaşmayan tüm değer oluşumlarını, örneğin kapitaliste artıdeğer olarak düşen değer farklarını „yasaya aykırı", „doğal olmayan", „adaletsiz" diye saldırmak ve kökünün kazınmasını önermek için yaparlar. Yani önce istisnayı görmezden gelirler ki değer yasalarını genel geçer olarak ilan edebilsinler. Ve onun genel geçerliliğini böylece sinsice elde ettikten sonra, yeniden istisnalara dikkat kesilirler ki onları yasaya karşı ihlaller olarak damgalayabilsinler. Bu çıkarım biçimi, gerçekten de şundan daha iyi değildir: pek çok aptal insan olduğunu algılayıp, bilge insanların da bulunduğunu görmezden gelmek, bununla „tüm insanlar aptaldır" gibi bir „genel geçer yasa"ya ulaşmak ve sonra „yasaya aykırı" biçimde var olan bilgelerin kökünün kazınmasını talep etmek!" (Böhm-Bawerk)³²
Marx, soyutlama manevrasıyla sunumu açısından kuşkusuz büyük bir taktik avantaj kazandı. Rahatsız edici gerçekliği "varsayım yoluyla" sisteminden dışladı ve bu yüzden, bu dışlamayı sürdürebildiği sürece onunla hiçbir çatışmaya girmez. Bu, birinci cildin geri kalan, açık ara en büyük kısmı, ikinci cildin tümü ve üçüncü cildin de ilk dörtte biri için geçerlidir. Marx sisteminin bu orta akışında, mantıksal gelişmelerinin ve bağlantılarının ırmağı gerçekten etkileyici bir bütünlük ve iç tutarlılıkla akar gider. Marx burada iyi mantık yürütebilir, çünkü "varsayım" yoluyla olguları önceden kendi düşünceleriyle uyumlu hale getirmiştir ve dolayısıyla bu düşüncelere, olgulara çarpmadan sadık kalabilir; Marx'ın iyi mantık yürütmesine izin verilen yerde, bunu yapabilir de, hem de ustaca bir biçimde. Sistemin bu orta bölümleri, çıkış noktası ne denli yanlış olursa olsun, olağanüstü iç tutarlılıkları sayesinde yazarının birinci sınıf bir düşünce gücü olarak ününü her zaman için perçinleyecektir. Ve – Marx sisteminin pratik etkisine yan etki olarak kuşkusuz az katkıda bulunmamış bir husus olarak – iç tutarlılık bakımından özünde gerçekten kusursuz olan bu uzun orta akış boyunca, gürültülü patırtılı başlangıcı bir kez şanslıca atlatmış olan okurlar, Marx'ın düşünce dünyasına alışmaya ve şimdi gerçekten öyle hoş bir biçimde biri diğerinden akan ve öyle düzenli olarak bir bütün halinde birleşen fikir örgülerine güven duymaya zaman bulurlar. Böylece Marx, üçüncü ciltte sonunda ileri sürmek zorunda kaldığı o ağır beklentileri, güveni pekişmiş okurlara yöneltir.
Çünkü Marx bunu ne kadar ertelerse ertelesin – bir kez olsun gözlerini gerçek yaşamın olgularına açmak zorundadır. Sonunda okurlarının önünde şunu kabul etmek zorundadır: gerçek yaşamda mallar, üstelik düzenli ve zorunlu olarak, içlerinde cisimleşmiş emek zamanı oranında değil, yatırılan sermayenin daha küçük ya da daha büyük bir ortalama kâr tutarı gerektirmesine göre, kısmen bu oranın altında, kısmen üstünde mübadele edilirler; kısacası, emek zamanının yanı sıra sermaye yatırımı da malların mübadele oranının eşgüdümlü bir belirleyeni oluşturur. Bundan Marx için iki ağır görev doğar. Birincisi, başlangıçta ve uzun süre emeğin mübadele oranlarının tek belirleyeni olduğunu öğretmiş olmasını okurları önünde haklı çıkarmaya çalışmak zorundadır; ikincisi – ki belki de daha ağır görev buydu – kuramına düşman olgular için okurlarına bir de kuramsal bir açıklama sunmak zorundadır; öyle bir açıklama ki bu, açıkça emek-değer kuramında artık kalmaksızın eriyemezdi, öte yandan ona aykırı da düşmemeliydi.
Bu ispatlamalarda sağlam ve düzgün bir mantıkla artık ileri gidilemediği anlaşılırdır. Şimdi sistemin karmaşık başlangıcının karşı parçasını yaşıyoruz. Orada Marx, doğrudan olgulardan türetilemeyen bir teoremi türetebilmek için kısmen bu olgulara, kısmen ve başlıca mantığa zor kullanmak ve en inanılmaz düşünce yanılgılarından bazılarını göze almak zorunda kalmıştı. Şimdi durum tekrar ediyor. Şimdi, iki cilt boyunca tek başına ve dolayısıyla rahatsız edilmeksizin alanı elinde tutan teoremlerle, doğal olarak başlangıçtaki kadar az bağdaşan olgular yeniden karşılaşıyor. Buna rağmen sistemin uyumu korunmalıdır. Bu ise yine mantık pahasına olmaktan başka türlü gerçekleşemez. Bu nedenle Marx’ın sisteminde, ilk bakışta yadırgatıcı, ama betimlenen koşullar altında aslında bütünüyle doğal olan şu temaşayı yaşıyoruz: sistemin kapsam bakımından çok büyük bir ağırlıkla baskın olan kısmı, yazarının düşünce gücüne yaraşır, katı ve kapalı bir mantığın ustalık eserini oluştururken, içine iki, ne yazık ki tam da belirleyici olan yerde, inanılmaz derecede zayıf ve özensiz bir düşünce yürütmesinin parçaları serpiştirilmiştir: ilki tam başlangıçta, teorinin ilk kez olgulardan ayrıldığı yerde, ikincisi ise üçüncü cildin ilk çeyreğinden sonra, olguların yeniden okuyucunun görüş alanına sokulduğu yerde; burada başlıca söz konusu olan, üçüncü kitabın onuncu bölümüdür (s. 151–179).
O içeriğin bir kısmını zaten tanımayı ve değerlendirmeyi öğrendik; bu, Marx’ın üretim fiyatları yasası ile “değer yasası” arasındaki çelişki suçlamasına karşı kendini savunmasıdır.19 Şimdi geriye, söz konusu bölümün ikinci görevine, yani Marx’ın fiili koşulları20 hesaba katan üretim fiyatları teorisini sistemine soktuğu teorik açıklamaya bir göz atmak kalıyor. Bu inceleme bizi, Marx’ın sistemi için en öğretici ve en karakteristik noktalardan birine daha götürüyor: onun sistemindeki “rekabet”in konumuna.
“Rekabet”, yukarıda bir kez ima ettiğim gibi, piyasa taraflarının davranışlarında kendilerini yönlendirmeye bıraktıkları ve bu yolla fiyatların oluşumu üzerinde etki kazanan tüm ruhsal dürtü ve güdüler için bir tür toplu addır. Satın almaya istekli olanın, satın alırken güttüğü ve kendisi için, başlangıçta ya da en uç durumda vermeye hazır olduğu fiyatın yüksekliği konusunda belirli bir ölçüt doğuran güdüleri vardır. Aynı şekilde satıcının ve üreticinin de, kendisini malını belirli fiyatlara elden çıkarmaya, başka fiyatlara çıkarmamaya, üretimini belirli bir fiyat yüksekliğinde sürdürmeye ya da hatta genişletmeye, başka bir yükseklikte ise durdurmaya yönelten belirli güdüleri vardır. Alıcılar ve satıcılar arasındaki rekabette işte tüm bu dürtüler ve belirleyici nedenler birbiriyle karşılaşır; ve bir fiyat oluşumunu açıklamak için rekabete başvuran kişi, temelde bir toplu ad altında, her iki piyasa tarafında da yönlendirici olan tüm o ruhsal güdü ve dürtülerin oyununa ve etkisine başvurmaktadır.
Marx ise genel olarak, rekabete ve onda etkili olan güçlere sisteminde olabildiğince ikincil bir konum atfetmeye çabalar. Onları görmezden gelir ya da en azından, nerede ve nasıl yapabilirse, etkilerinin türünü ve ölçüsünü küçültmeye çalışır. Bu, çeşitli vesilelerle çarpıcı biçimde kendini gösterir.
Hemen daha emek-değer yasasını türetirken bile. Tarafsız olan herkes bilir ve görür ki, harcanan emek miktarının malların fiyatlarının kalıcı biçimi üzerinde aldığı o etki – bu etki kuşkusuz Marx’ın değer yasasının söylediği kadar dışlayıcı bir nitelikte değildir – yalnızca arz ve talebin oyunu, yani rekabet aracılığıyla dolayımlanır. Tek tük takaslarda ya da bir tekel durumunda, (yatırılan sermayenin taleplerinden bağımsız olarak bile) cisimleşmiş emek-zamanıyla her türlü orantının dışında kalan fiyatlar ortaya çıkabilir. Marx bunu doğal olarak da bilir. Ama önce, değer yasasını türetirken, sözü buna getirmez. Eğer getirseydi, rekabet bayrağı altında etkili olan tüm güdü ve etkenler arasında, fiyatın yüksekliği üzerindeki biricik belirleyici etkinin neden ve hangi ara halkalardan geçerek tam da emek-zamanına ait olması gerektiği yolundaki daha ileri soru ve araştırma kesinlikle savuşturulamazdı. Ve bu sırada kaçınılmaz olan, o güdülerin tam çözümlemesi, kesinlikle malların kullanım-değerini Marx’ın işine gelebileceğinden çok daha güçlü biçimde ön plana çıkarır, kimi şeyi başka bir aydınlatmayla, kimi şeyi ise nihayet genel olarak, Marx’ın sisteminde bir geçerlilik tanımak istemediği bir biçimde gösterirdi.
Bu yüzden, sistematik bakımdan tam bir gerekçelendirmenin kendisine rekabetin aracı rolünü açımlamayı görev kılacağı vesilede, bu noktanın üzerinden önce tümüyle suskun kalarak sıyrılır. Daha sonra ise onu anar elbette, ama anışın yeri ve türü bakımından, teorik sistemde önemli bir halkaymış gibi değil, olguyu birkaç sözcükle, az çok kendiliğinden anlaşılan bir şey gibi anan ve daha derin bir gerekçelendirmeyle didinmeksizin geçiştiren, üstünkörü, arada bir yapılan gözlemler biçiminde anar.
- malların değişiminin yalnızca “rastlantısal ya da arızi” olmadığını;
- malların “iki tarafça da, karşılıklı ihtiyaca yaklaşık olarak uygun düşen orantı miktarlarında üretildiğini, bunu sürümün karşılıklı deneyiminin beraberinde getirdiğini ve böylece sürekli değişimin kendisinden bir sonuç olarak doğduğunu”; ve “hiçbir doğal ya da yapay tekelin, sözleşme yapan taraflardan birini değerin üstünde satmaya muktedir kılmadığını ya da onu değerin altında elden çıkarmaya zorlamadığını”.
Demek ki Marx burada, değer yasasının genel olarak yürürlüğe girebilmesinin koşulu olarak, üretimi alıcıların deneyime dayalı sürümüne, yani ihtiyacına göre ayarlayacak kadar uzun süredir devam etmiş, canlı, iki taraflı bir rekabet talep ediyor. Bu yeri belleğimizde iyice tutmalıyız.
Buna daha kesin bir gerekçelendirme eklenmiyor. Tam tersine, hemen bunun ardından, hem de tam Marx’ın rekabetten, onun her iki “tarafından”, talep ve sunumdan ve bunların fiyat oluşumuyla ilişkisinden görece en ayrıntılı biçimde söz ettiği o açıklamaların orta yerinde, “bu iki toplumsal itici gücün daha derin bir çözümlemesini” “burada yersiz” diyerek açıkça reddediyor!21
Ama dahası da var! Arz ve talebin teorik sistem için taşıdığı önemi daha da küçültmek ve herhalde bu etkenleri teorik bakımdan ihmal etmesini de haklı çıkarmak için Marx, daha önce arada bir imalarla değindikten sonra üçüncü cildin 169. ve 170. sayfalarında geliştirdiği, kendine özgü, tuhaf bir teori uydurmuştur. Şu varsayımdan yola çıkar: iki etkenden biri ötekine, örneğin talep sunuma baskın geldiğinde ya da tersinde, bu piyasa fiyatları için “dalgalanma merkezini” oluşturan “piyasa değerinden” sapan düzensiz piyasa fiyatları oluşur; buna karşılık mallar bu normal piyasa değerine satılacaksa, talep ve sunumun tam tamına birbirini karşılaması gerekir. Ve buna şu tuhaf akıl yürütmeyi bağlar: “Talep ve sunum birbirini karşıladığında, etkimekten kesilirler. İki güç karşıt yönde eşit biçimde etkidiğinde, birbirlerini ortadan kaldırırlar, dışarıya hiç etki etmezler, ve bu koşul altında geçen görüngülerin, bu iki gücün devreye girmesinden başka bir yolla açıklanması gerekir. Talep ve sunum karşılıklı olarak birbirlerini ortadan kaldırdığında, herhangi bir şeyi açıklamaktan kesilirler, piyasa değeri üzerinde etkimezler ve piyasa değerinin neden tam da bu para tutarıyla ifade edildiği, başka hiçbiriyle ifade edilmediği konusunda bizi büsbütün karanlıkta bırakırlar.” Şu hâlde talep ile sunum arasındaki ilişkiden, bir gücün öteki üzerinde baskın gelmesiyle yol açılan “piyasa değerinden sapmalar” açıklanabilse de, piyasa değerinin yüksekliğinin kendisi açıklanamaz.
Bu garip teorinin Marx’ın sistemine iyi uyduğu açıktır. Eğer kalıcı fiyatların yüksekliği için arz ile talep arasındaki ilişkiden hiçbir biçimde bir şey açıklanamayacaksa, o zaman Marx’ın temellendirmesinde bu önemsiz etkenlerle daha fazla uğraşmamış ve dolambaçsız bir biçimde, kendi görüşüne göre değerin yüksekliği üzerinde tek başına gerçek bir etki uygulayan etkeni, yani emeği sisteme sokmuş olması da bütünüyle yerindeydi.
Ama bana öyle geliyor ki, o garip teorinin tümüyle yanlış olduğu da en az o kadar açıktır. Onun akıl yürütmesi, Marx’ta çoğu kez olduğu gibi, sözcüklerle oynamaya dayanır.
Bir malın normal piyasa değerine satışında, belirli bir anlamda arz ile talebin birbirini karşılaması gerektiği bütünüyle doğrudur: yani bu fiyata, maldan ne kadar etkin biçimde talep ediliyorsa o kadarının sunulduğu doğrudur. Ama bu, yalnızca normal piyasa değerine satışta değil, her satışta, sapmalı, düzensiz bir piyasa fiyatına yapılanda da geçerlidir. Ayrıca, arz ve talebin esnek büyüklükler olduğu herkesçe, Marx’ça da gayet iyi bilinen bir şeydir. Fiilen değişime ulaşan talep ve sunumun dışında her zaman bir de “dışlanmış” bir talep ve sunum vardır; malı kendi ihtiyaçları için aynı şekilde talep eden, ama daha güçlü rakiplerinin sunduğu fiyatı vermek istemeyen ya da veremeyen bir yığın insan ve talep edilen malı sunmaya aynı şekilde hazır olacak, ama yalnızca güncel piyasada söz konusu olan fiyatlardan daha yükseklere razı olacak bir yığın insan. İşte arz ile talebin “birbirini karşıladığı” sözü, hiçbir biçimde talep ve sunumun tümü için değil, yalnızca başarılı kısmı için geçerlidir. Nihayet şu da bilinen bir şeydir ki, piyasanın mekaniği görevini tam da başarılı kısmın toplam talep ve toplam arz içinden seçilmesinde bulur ve bu seçimin en önemli aracı fiyat oluşumudur. Satılandan daha fazla mal satın alınamaz. Bu yüzden her iki taraftan da ancak eşit sayıda istekli (ya da eşit miktar mal için istekli) sıraya girebilir. Bu eşitsayının seçimi ise, fiyatın otomatik olarak öyle bir yüksekliğe çekilmesiyle gerçekleşir ki, her iki taraftaki fazlalar dışlanır, böylece fiyat aynı anda hem fazla satın almaya istekli olanlar için fazla yüksek, hem fazla satmaya istekli olanlar için fazla düşük olur. Bu fiyat yüksekliğinin belirlenmesinde ise yalnızca sıraya girenlerin değil, dışlanan isteklilerin koşullarının da bir payı vardır,22 ve daha bu yüzden bile, arz ile talebin sıraya giren kısmının eşitliğinden, arz ve talepten genel olarak yola çıkan etkinin büsbütün ortadan kalktığı sonucunu çıkarmak yanlıştır.
Ama bu, bir başka nedenle de yanlıştır. Fiyat oluşumuyla yalnızca arz ile talebin niceliksel olarak dengede duran başarılı kısmının ilgisi olduğunu kabul etsek bile, tam da birbirinin dengesini tutan güçlerin bu yüzden etkimekten “kestiğini” varsaymak büsbütün yanlış ve bilim-dışı bir varsayımdır. Tam tersine, onların etkisi tam da elde edilen denge durumudur; ve söz konusu olan, bu denge durumunu tüm özellikleriyle –bunlara, dengenin bulunduğu düzeyin yüksekliği seçkin biçimde aittir– açıklamaksa, bu, Marx’ın sandığı gibi yalnızca “iki gücün devreye girmesinden başka bir yolla” değil, tam tersine ancak birbirinin dengesini tutan güçlerin devreye girmesiyle gerçekleşebilir. Zaten böylesi soyut önermeler en çarpıcı biçimde pratik bir örnekle açıklığa kavuşturulabilir.
Bir balonu havalandıralım. Herkes bilir ki balon, ancak atmosferdeki havadan daha seyrek bir gazla doldurulduğunda ve doldurulduğu için yükselir. Ancak sınırsızca yükselmez, yalnızca belirli bir yüksekliğe kadar çıkar; orada, gazın dışarı sızması vb. başka etkiler durumu değiştirmediği sürece, asılı kalır. Peki bu yükselme yüksekliği nasıl düzenlenir ve hangi etkenlerle belirlenir? Bu da gayet açık ve anlaşılırdır. Atmosferdeki havanın yoğunluğu yukarı doğru azalır. Balon, yalnızca kendisini o anda çevreleyen hava tabakasının yoğunluğu hâlâ kendi yoğunluğundan büyük olduğu sürece yükselir ve kendi yoğunluğu ile çevreleyen hava tabakasının yoğunluğu tam olarak birbirini dengelediğinde yükselmeyi durdurur. Demek ki balon, dolgu gazının yoğunluğu ne kadar düşükse ve atmosferdeki havada aynı yoğunluk derecesi ne kadar yüksek bir hava tabakasında bulunuyorsa, o kadar yükseğe çıkar. Bu koşullar altında, yükselme yüksekliğinin açıklamasının, bir yandan balonun, öte yandan atmosferdeki havanın karşılıklı yoğunluk ilişkilerine başvurmaktan başka türlü hiçbir biçimde elde edilemeyeceği apaçıktır.
Ama bu mesele Marx'ın düşünce çerçevesine göre nasıl görünürdü? Erişilen yükselme yüksekliğinde iki kuvvet, yani balonun yoğunluğu ile çevreleyen havanın yoğunluğu, tam olarak birbirini dengeler. Onlar "bu yüzden etkimeyi bırakır", "herhangi bir şeyi açıklamayı bırakır", "yükselme yüksekliğine etki etmez"; öyleyse bu sonuncuyu açıklamak istiyorsak, onu "bu iki kuvvetin müdahalesi dışında bir biçimde açıklamak" zorunda kalırız! Evet, peki neyle?!
Ya da bir ondalık terazi bir cismi tartarken 50 kiloyu gösteriyorsa, terazinin bu durumu nasıl açıklanabilir? Bir yandan tartılacak cismin ağırlığının, öte yandan tartmaya yarayan ağırlığın ilişkisiyle açıklanamaz; çünkü bu iki kuvvet, terazinin söz konusu durumunda tam olarak birbirini dengeler, dolayısıyla etkimeyi bırakır ve onların ilişkisinden hiçbir şey, terazinin durumu bile açıklanamaz!
Sanırım yanılgı yeterince açık; aynı türden bir yanılgının, Marx'ın arz ve talebin kalıcı fiyatların düzeyi üzerindeki etkisini muhakeme yoluyla ortadan kaldırdığı açıklamalarının da temelinde yattığı en az bunun kadar açıktır. Yine de hiçbir yanlış anlama doğmasın diye belirteyim: arz ve talep formülüne başvurmanın daha şimdiden kalıcı fiyatların eksiksiz ve tatmin edici bir açıklamasını içerdiği, hiç de benim görüşüm değildir. Tam tersine, başka yerlerde sık sık ve etraflıca dile getirdiğim görüşüm şudur: o slogan altında yalnızca kabaca toplanarak adlandırılan öğeleri tam olarak çözümlemek, karşılıklı etkilerinin türünü ve ölçüsünü tam olarak saptamak ve böylece, fiyatların kalıcı durumu üzerinde özellikle etkili olan o öğelerin bilgisine de ilerlemek gerekir. Ama bu daha derinlemesine açıklama için, Marx'ın muhakeme yoluyla ortadan kaldırdığı arz ve talep ilişkisinin fiyat oluşumu üzerindeki etkisi vazgeçilmez bir ara halkadır: bu açıklama onun yanından geçmez, tam onun içinden geçer.
İpimizi yeniden ele alalım. Çeşitli işaretlerden, Marx'ın kendi sisteminde arz ve talebin etkisini arka plana itmek için ne denli çabaladığını gördük. Şimdi de, sisteminin üçüncü cildin ilk çeyreğinden sonra yaptığı o tuhaf dönüşle birlikte, malların kalıcı fiyatlarının neden cisimleşmiş emek miktarına göre değil, ondan sapan "üretim fiyatlarına" göre yöneldiğini açıklama görevi onun önüne çıkar.
Bunu gerçekleştiren kuvvet olarak da – rekabeti açıklar. Rekabet, çeşitli üretim dallarında, sermayelerin farklı organik bileşimine göre başlangıçta farklı olan kâr oranlarını genel bir ortalama kâr oranına eşitler,57 ve bununla bağlantılı olarak fiyatlar uzun vadede, aynı bir ortalama kâr sağlayan üretim fiyatlarına göre yönelmek zorundadır.
Bu açıklamanın değerlendirilmesi açısından önem taşıyan birkaç noktayı çabucak saptayalım.
Birincisi açıktır ki rekabete başvurmak, içerik bakımından arz ve talebin etkisine başvurmaktan başka bir şey ifade etmez. Marx'ın, sermayelerin rekabeti yoluyla kâr oranının eşitlenmesi sürecini en özlü biçimde betimlediği, bizim de yukarıda bir kez aktardığımız o pasajda (III. 175 vd.) bu süreci açıkça "arzın talebe öyle bir ilişkisi" aracılığıyla gerçekleştirir ki, "böylece çeşitli üretim alanlarında ortalama kâr aynı olur ve dolayısıyla değerler üretim fiyatlarına dönüşür".
İkincisi kesindir ki bu süreçte söz konusu olan, ilk iki cildin değer teorisine karşılık gelen yer çekimi merkezi, yani cisimleşmiş emek-zamanı çevresinde salt dalgalanmalar değil, fiyatların başka, kalıcı bir yer çekimi merkezine, yani üretim fiyatına nihai olarak itilmesidir.
Ve şimdi soru üstüne soru yığılır.
Eğer Marx'a göre talep ile arzın ilişkisi kalıcı fiyatın düzeyi üzerinde hiçbir etki yapamıyorsa, tam da bu ilişkiyle özdeş olan "rekabet", kalıcı fiyatların düzeyini "değerler" düzeyinden ondan bu denli sapan üretim fiyatları düzeyine kaydıran kuvvet nasıl olabilir?
Kalıcı fiyatları teoriye uygun olan, cisimleşmiş emek miktarının yer çekimi merkezinden başka bir yer çekimi merkezine geçiren bir deus ex machina olarak rekabete yapılan bu zorunlu ve teoriye aykırı çağrıda, aslında istemeden şu itiraf belirmiyor mu: gerçek yaşamı yöneten "toplumsal itici güçler", değişim ilişkilerinin emek-zamanına indirgenemeyen bazı temel belirleyici nedenlerini içerir ve geçerli kılar; ve böylece, değişim ilişkilerinin temelinde yatan şey olarak emek-zamanından başka hiçbir şey damıtmamış olan asıl teorinin çözümlemesi, eksik ve olgulara uymayan bir çözümlemeydi?
Ve dahası: Marx'ın kendisi bize söylemişti ve biz bu pasajı iyice belleğimize kazımıştık,23 malların ancak canlı bir rekabet varsa yaklaşık olarak değerlerine göre değiştirildiğini; yani o zaman rekabeti, malların fiyatlarını "değerlerine" doğru itme eğiliminde olan bir etken olarak çağırmıştı. Şimdi ise rekabeti, tam tersine, malların fiyatlarını "değerlerinden" uzaklaştırıp üretim fiyatlarına doğru iten bir kuvvet olarak tanıyoruz! Üstelik bir ve aynı bölümde, yani üçüncü cildin uğursuz bir üne kavuşmaya yazgılı gibi görünen onuncu bölümünde bulunan bu açıklamalar için bir uzlaşma var mıdır? Ve Marx belki uzlaşmayı, bir önermenin ilkel durumlar için, diğerinin gelişmiş modern toplum için geçerli olmasında bulduğunu sanmış olabilirse – ona şunu karşı çıkarmamız gerekmez mi: yapıtının ilk bölümünde emek-değer teorisini bir Robinsonadın ilişkilerinden değil, "kapitalist üretim tarzının egemen olduğu" ve "zenginliği muazzam bir mal yığını olarak görünen" toplumların ilişkilerinden çıkararak başlatmadı mı? Ve yapıtının tümünde, modern toplumlarımızın ilişkilerini onun emek teorisinin ışığında görüp değerlendirmemizi talep etmiyor mu? Ama onun kendi açıklamalarına göre değer yasasının modern toplumdaki geçerlilik alanını nerede aramamız gerektiğini soracak olursak, tümüyle boşuna ararız. Çünkü ya rekabet yoktur: o zaman, Marx II. 156 vd.'ya göre, mallar zaten değerlerine göre değiştirilmez; ya da rekabet etkindir: o zaman, Marx III. 176'ya göre, mallar hele hiç değerlerine göre değil, üretim fiyatlarına göre değiştirilir!
Böylece uğursuz onuncu bölümde çelişki üstüne çelişki yığılır. Zaten bu denli uzatılmış olan incelemeyi, bu bölümün kaynaştığı tüm o daha küçük çelişkileri ve özensizlikleri de sayıp dökerek daha da uzatmak istemiyorum. Sanırım bu bölümü önyargısız okuyan herkes, onun tabir caizse soyundan saptığı duygusuna kapılacaktır. Marx'ın yapıtının parlak bölümlerinden alışkın olduğumuz titiz, özlü, ihtiyatlı anlatım yerine, demir gibi sağlam mantık yerine, burada yalnızca akıl yürütmede değil, teknik terimlerin kullanımında bile belirsizlik ve sürekli konudan konuya atlayan bir tavır buluyoruz. Örneğin arz ve talebe ilişkin sürekli değişen kavrayış ne denli çarpıcıdır: bunlar kimi zaman gayet doğru bir biçimde yoğunluk farkları olan esnek büyüklükler olarak, kimi zaman ise çoktan aşılmış bir "kaba ekonomi"nin en kötü örneğine uyularak, basit nicelikler olarak göz önüne alınır; ya da piyasaya gelen mal miktarının çeşitli kısımları eşit olmayan üretim koşulları altında üretildiğinde piyasa değerinin hangi etkenlerle yönetildiğine ilişkin açıklama ne denli tatminsiz ve tutarsızdır!
Bu olgunun nedeni yalnızca bu bölümün yaşlanan Marx tarafından yazılmış olmasında bulunamaz; çünkü daha sonraki kısımlarda da pek çok muhteşem yazılmış açıklama bulunur. Ayrıca, içeriğine daha ilk ciltte karanlık göndermeler serpiştirilmiş olan³⁹ o uğursuz bölümün de erken bir dönemde tasarlanmış olması gerekir. Aksine, Marx burada karışık ve yalpalayan bir biçimde yazar; çünkü açık çelişkiye ve geri çekmeye düşmeden açık ve keskin yazamazdı. Eğer burada, gerçek, fiilî yaşamda gözlemlenebilen değişim ilişkilerinden yola çıktığı yerde, emek-değer hipotezini iki cilt boyunca en uç mantıksal sonuçlarına dek izlediği aynı ciddiyet ve aynı titizlikle bunların içine aydınlık tutsaydı; eğer burada "rekabet" sloganına, o toplayıcı ad altında etkinlik kazanan "toplumsal itici güçlerin" özenli bir ekonomik-psikolojik çözümlemesi yoluyla bilimsel bir içerik kazandırsaydı; eğer burada, herhangi bir ara halka aydınlatılmadıkça, herhangi bir sonuç sonuna dek izlenmedikçe ya da herhangi bir ilişki karanlık veya çelişkili göründükçe durup dinlenmeseydi – ki şimdiki onuncu bölümünün neredeyse her sözcüğü böyle daha derin bir araştırmaya veya aydınlatmaya çağırmaktadır – işte o zaman, adım adım, içerik bakımından bambaşka bir sistem kurmaya itilmiş olurdu ve asıl sisteminin temel önermelerinin açıkça çelişilmesi ve geri çekilmesi kaçınılmaz olurdu. Bu, ancak örtbas etme, bulanıklık ve karanlık yoluyla önlenebilirdi – Marx, "toplumsal itici güçlerin daha derin çözümlemesini" açıkça reddettiğinde, bunu bilmese bile, içgüdüsel olarak sezmiş olmalı.
Ve böylece, sanırım, tüm Marksist yanılgıların, çelişkilerin ve belirsizliklerin alfası ve omegası da işaret edilmiş olur. Sistemi olgularla sağlam, kapalı bir bağlantı tutmaz. Marx, sisteminin temellerini olgulardan ne sağlıklı bir deneyim yoluyla ne de sağlam bir ekonomik-psikolojik çözümleme yoluyla elde etmiştir; aksine onu, katı keten gibi sert bir diyalektikten daha sağlam hiçbir zemine dayandırmaz. İşte bu, Marx'ın sistemine beşiğinde verdiği büyük günahtır. Geri kalan her şey zorunlulukla ondan doğar. Sistem belirli bir yönde düzenlenmiştir, olgular ise başka bir yönde akar ve sisteme kâh orada kâh burada ters düşer. İşte o zaman asıl günah, her seferinde yeni günah doğurur. Sürçme açığa çıkmasın diye: ya mesele karanlığa veya bulanıklığa sarılır, ya başlangıçtakine benzer diyalektik hünerlerle eğilip bükülür, ya da elbette bütün bunlar fayda etmediğinde, kişi kendisiyle çelişir. İşte Marx'ın üçüncü cildinin onuncu bölümünün altında durduğu işaret budur: kötü ekimden çıkmak zorunda olan, uzun süre ertelenmiş kötü hasadı getirir!